| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

SEVDALARIM

Ekonomi,siyaset ve sosyal konular

Yazılar

EKONOMİK İDEOLOJİ


Her felâketin, her belânın terbiye edici, düşündürücü, yeni ufuklar açıcı bir tarafı bulunabilir. Küresel ekonomik krizde de böyle olmuştur. Bu kriz olmasaydı, birçok kimse liberalizmi, daha geniş anlamda Batılı ekonomik modelleri tartışmayacaktı. Nitekim tartışmıyorlardı. Temelleri sakat, kuralları tutarsız, birçok sorun karşısında çözümsüz ve çaresiz kalan bu modeller, kesin doğrular gibi kabul görüyorlardı. Şimdi ise sadece Batılı ekonomi modelleri değil, topyekün Batı medeniyeti tartışılıyor. Tartışanlar arasında o medeniyetin asıl sahipleri de var. İşte, işin ilginç ve önemli yanı burası. Küresel kriz sebebiyle Batılı ekonomistler, yazarlar, siyaset, bilim ve işadamları fikir beyan ettiler, halen  de ediyorlar.
Beyan edilen fikirler içerisinde en dikkat çekici ünlü milyarder James Goldsmith’inki oldu. Goldsmith şöyle diyor: “Tamamen değişen şartlara rağmen benimsemiş olduğu ekonomik ideolojinin geçerliliğini sorgulamayan medeniyetin kendi kendini yok etmesini seyretmek, ne kadar da şaşırtıcı bir şey”. Demek ki, bugüne kadar Batıda uygulanan ve dünyaya dayatılan ekonomi modelleri bilimsel ve evrensel gerçekler değilmiş, ekonomik ideolojilermiş. Dahası, Batı medeniyeti bunların üzerine bina edilmiş. Eğer bunlar çökerse –ki çöküyor- o zaman Batı medeniyeti de çökecektir. Burada akla şu soru gelebilir: “Peki, ideolojiler bilimsel ve evrensel değil mi?”. Hemen cevap verelim. Değil, ideolojiler, Batı dünyasında belli bir sınıfın, özellikle de egemen, sömürücü sınıfın gerçeğidir. Bu anlaşılınca Batılılar, ideolojileri bilimsel kılıflara soktular ve ardından da “ideolojiler öldü” diyerek toplumları kandırmaya çalıştılar, büyük oranda da kandırdılar.
Rahmetli Cemil Meriç, bu konuda şunları söyler: “İdeolojilerin zevali nazariyesi, dünyamızdaki ilerleme hamlelerini durdurmak için başvurulan son hile belki de. Kimse toplum yapısını değişiştirmeye kalkmasın diye, babadan kalma tutucu ideoloji yepyeni bir hüviyetle sahneye çıkarılmaktadır. Filhakika kalabalıkların ideolojilerden soğuması, kurulu düzenin çok işine gelmektedir ve tevekküle götüren bir soğuma. Tenkit zihniyetini boğan bir ruh iklimi geliştirmektedir”. (Bkz. Kırk Ambar, c.2, s. 299-300). Goldsmith’in sözleri, bu gerçeğin itirafı mahiyetindedir. Batı medeniyetinin çökmekte olduğunu söyleyen Batılı yalnız Goldsmith değil. Aklı başında olan her Batılı bunun farkındadır. Bunlardan biri de BM İnsan Hakları Danışma Kurulu Üyesi Jean Ziegler’dir. Ziegler, küresel ekonomik krizin bir ‘medeniyet krizi’ olduğunu söylüyor.
Batı medeniyetinin çökmekte olduğunu, küresel kriz çıkmadan, yıllar önce de söyleyenler  vardı. Meselâ, Fransız filozof Rene Guenon, Batı medeniyetinin sürekli kriz doğurduğunu ve çökeceğini haber verenlerdendir. Geunon, “Çağdaş Dünyanın Bunalımı” adlı eserinde şöyle diyor: “Bitecek olan bugünkü şekliyle Batı medeniyetidir. Batı medeniyetini dünyanın bütünü sayanlar, onun için kıyamet kopacakmış gibi telâşa düşüyorlar. Aslında bir devrin sonu bu, daha doğrusu kozmik bir devrenin. Mazide kavimler, ırklar, medeniyetler silinmiş tarih sahnesinden, silinecek de. Ne var ki, bu defaki kapsamlı, etkilerini bütün dünyaya hissettirecek bir değişiklik” (A.g.e., c.2, s. 443). Batı medeniyetin yıkılmasıyla, dünya yıkılmaz. Bir medeniyetin yıkılması, yeni bir medeniyetin müjdecisidir. İyi de, bu medeniyet hangi medeniyet olabilir?  Bu soruya cevap verebilmek için tekrar Goldsmith’in sözüne dönmek gerekir. Goldsmith’e göre, Batı medeniyetinin temeli, geçerliliğini yitirmiş ekonomik ideoloji değil miydi?  O halde yeni medeniyetin müjdecisi, bilimsel gerçeklere dayanan yeni bir ekonomi modeli olmalıdır. Bu da, ‘Milli Ekonomi Modeli’ adıyla ortaya konulan modeldir. Gerçekten krizden çıkmak, krizi fırsata dönüştürmek isteniliyorsa, tek çare ‘Milli Ekonomi Modeli’ni uygulamaktır. Gerisi,  bataklıkta debelenmektir.

EKONOMİK TERÖR ÖRGÜTLERİünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü ve IMF… gibi uluslararası kuruluşları, ‘Ekonomik Terör Örgütleri’ olarak nitelendirenlerin sayıları her geçen gün artıyor. Diyeceksiniz ki, “bu kuruluşlarda çalışan binlerce eleman var.  Politikalarını savunan ve uygulayan hükümetler var. Peki, onları nasıl adlandıracağız?”. Söz konusu kuruluşlarda çalışmış bazı kişiler, itirafta bulunuyor ve yaptıkları işin, ‘Ekonomik Teröristlik’ veya ‘Ekonomik Tetikçilik’ olduğunu söylüyorlar. Ekonomik teröristlik kavramı, ülkemizde de tartışma konusu oldu. TİM Başkanı Oğuz Satıcı, “yapacağımız çalışmalarla ekonomik terör ortamını önlemek istiyoruz” dedi. Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz bu eleştiriye, “ekonomik terörist değiliz” diyerek cevap verdi. Bu tartışma şunu gösteriyor: Demek ki, kimilerine göre, ekonomik terör örgütlerinin politikalarını uygulayanlar,  ekonomik terörist tanımına dahildir. Aslında, adam öldüren, suikast ve katliam yapan, şiddete başvurun teröristlerle, ekonomik teröristlerin yaptıkları arasında temelde ve amaçta bir farklılık yoktur. Dünyada, her gün 24 bin insanın açlıktan ölmesine sebep olan ekonomik teröristlerin, silâhla insan  öldüren teröristlerden  farkı var mı? Tek fark şudur: Birisi silâhla, diğeri aç bırakarak öldürüyor. Ama sonuç aynı. Her ikisi de öldürüyor.
Ekonomik terör örgütleri ve ekonomik teröristler,  yaptıklarını açıklık içerisinde gizliyorlar. Daha doğrusu, yardım yapma rolü oynuyorlar. Görünüşte, sahiden yardım da yapıyorlar. Ama karşılığında bazı politikalar dayatıyorlar. Meselâ, borçlanmaya ve dışa açılmaya dayalı ekonomi politikaları gibi. Bu politikaları benimseyen ülkelerin,  borçları ve bağımlılıkları artıyor. Birkaç örnek sunalım: Gana, 2002 yılında IMF ile anlaştı. IMF, bilinen politikalarını dayattı. Tarım ve sanayide devlet desteğini kaldır. Kamu harcamalarını kıs. Yatırım yapma. Gümrük duvarlarını yık, ithalatı kolaylaştır. Devlet kuruluşlarındaki memur ve işçi sayısını azalt. Özelleştirmeye devam et. Gana, denilenleri yaptı. Avrupa Birliği’nden gelen ithal mallar Gana’yı istilâ etti. Ganalı çiftçiler, ekemez, dikemez, biçemez duruma düştüler. Sözün özü, aç kaldılar. IMF, Zambia’ya da aynı oyunu oynadı. Zambia’ya yerel giyim sanayiyi korumaya yönelik gümrük vergilerini kaldırttı. Zambia, ucuz, kalitesiz tekstil ürünleriyle doldu taştı. Haliyle yerli firmalar üretimi terk etti. Peru’da da aynısı oldu. IMF, Peru’ya hububat üzerindeki gümrük vergilerini aşağı çektirdi. Tabii olarak, Peru çiftçisi, yılda 40 milyar dolarlık destek alan ABD çiftçisiyle rekabet edemedi. Peru borçlandırıldı, borcunu ödemek için bakır ve fosfat madenlerinin işletmesini yabancılara devretmek zorunda kaldı.
IMF ile anlaşan ve IMF programlarını uygulayan ülkelerin durumu hep böyle olur.  Bu inkâr edilemez gerçek ortada iken, birileri çıkıyor, “IMF ile anlaşmanın ülkemize güven ve güç getireceğini” söyleyebiliyor. Gerçeğin, bu kadar ters yüz edilmesi insanı şaşırtıyor. Halbuki güvenli ve güçlü hiçbir ülke IMF ile anlaşmaz, IMF programlarına asla iltifat etmez. Doug Henwood, bunu şöyle anlatıyor: “Birleşik Devletler, sıradan bir ülke olsa, yapısal ayarlamanın en birincil adayı olurdu. Kendi servetimizin çok ötesinde bir yaşam sürüyoruz, muazzam ve gittikçe daha da büyüyen dış borçlarımız var, devasa bir bütçe açığına sahibiz ve hükümetler bu konuda bir şeyler yapmaya en ufak bir ilgi göstermiyor. Birleşik Devletler eğer sıradan bir ülke olsaydı, IMF kapımızda belirir ve ekonomik durgunluk yaratmamızı, dış hesapları dengelememizi, daha az tüketmemizi, daha fazla yatırım ve tasarruf yapmamızı isterdi bizden. Ama Birleşik Devletler bildiğimiz Birleşik Devletler olduğundan böyle bir şey elbette ki gerçekleşmeyecek. O reçete bizim için değilse, başkaları için nasıl oluyor da o kadar şifa verici kabul ediliyor” (Bkz. Steve Hiatt, Küresel Kriz ve Büyük Resim, s. 36-37). Bir yabancının, bu itirafları karşısında duralım ve düşünelim. “IMF bağımlısı olmak, ayrılmayı göze alamamak, neyi ortaya koyuyor? Acaba, bu kişiler, farkında olmadan ekonomik teröristlik mi yapıyorlar? İşte, tartışılması gereken en temel sorunlarımızdan birisi de budur.  Bu ve bunun gibi birçok temel sorunun, temel çözümü ‘Milli Ekonomi Modeli’nde. Ama görecek göz gerek.

H.Yıldırım-TUNALIM….  ( http://tunalim17btp.socialgo.com/home.html )

DAVOS’TA KAFA KARIŞTIRAN DAVRANIŞLAR


Öncelikle şunu açık bir şekilde ifade etmeliyim ki Başbakan R.T.Erdoğan’ın Dovos’taki  Gazze oturumunda, İsrail Cumhurbaşkanı Peres’e karşı davranışını taktirle karşılıyorum…
Yıllardır dışa bağımlı ve teslimiyetçi tavırlar sergileyen Türk siyaseti sayesinde, sindirilmiş halkımız ve özellikle de  İslam alemindeki halklar, böyle bir davranışa destek çıkmakla, Türkiye’den bekleyen misyonun altını çizmiştir. Sokakların gece yarılarında miting havasına bürünmesi, halkımızın bu konudaki beklentisini ortaya koymuştur…
Yapılan bu davranışın içerde siyasete alet edilmesi halinde, elmalarla armutların toplanmaya kalkışılması gibi yanlış bir iş olur…
Davos’daki davranışın anlamını; Başbakanın bundan sonraki tavırları ve iktidarın ortaya koyacağı icraatlar belirleyecektir…

Gazze Oturumunda ortaya konan tavırdan sonra yapılan açıklamalar kafa karıştırmıştır.
Başbakan, Peres’e yönelerek ve vücut dilini dahi güzel kullanarak; “Benden yaşlısın biliyorum. Sesinin benden çok yüksek çıkması bir suçluluk psikolojisinin gereğidir. Benim sesim bu kadar çok yüksek çıkmayacak. Bunu böyle bilesin. Öldürmeye gelince siz öldürmeyi çok  iyi bilirsiniz. Plajlardaki çocukları nasıl öldürdüğünüzü, nasıl vurduğunuzu çok iyi biliyorum. Ülkenizde Başbakanlık yapmış 2 kişinin bana çok önemli lafları vardır.  Filistin'e, tankların üstünde girdiği zaman, “kendimi bir başka mutlu addediyorum” diyen Başbakanlarınız var. Tankların üzerine çıkıp da “Filistin'e girince mutlu oluyorum” diyen Başbakanlarınız var...” şeklinde konuşmuştur.
Ve Başbakan salonu hiddetle terk etmiştir..
Bu davranış sayesinde de hak ettiği taktiri toplamıştır.

Türkiye’deki seçmen ağırlıklı vatandaşlar, bu tavırdan dolayı teşekkürlerini dile getirmiştir. Ancak kısa bir süre sonra plak ters dönmüştür…
Öncelikle ortaya konan haklı davranış, İsrail Cumhurbaşkanı Peres’e karşı ortaya konmuş olmasına rağmen, hemen sonra yapılan açıklamayla; yapılan bu davranışın,  Peres’e ve İsrail’e karşı yapılmamış, oturumu yöneten moderatöre karşı yapılmış olduğu  şeklinde düzeltmeye gidilme ihtiyacı duyulmuştur.
Bundan sonra İsrail ilişkilerinin nasıl olacağı sorulduğunda da; İsrail ile ilişkilerin eskisi gibi devam edeceği açıklanmıştır…
Açıkça söylemek gerekirse; sonradan yapılan açıklamalar, ortaya konan davranışa gölge düşürmüştür…

Davos Krizini anlamaya çalışırken, Meltem Televizyonunda gazeteci yazar İsmail Çetin’in sunduğu Kum Saati Programında Araştırmacı Yazar Ali Değirmenci Beyin yorumlarını dinliyorum. Gerçekten de Davos’ta kafa karıştıran tavırlar sergilenmiştir…
Sayın Değirmencinin tespitlerini paylaşayım sizlerle;
“Başbakanın ortaya koyduğu tavıra karşı Türk Milletinin ortaya koyduğu sevinç ve destek; Türk Milletinin kendine has dik bir duruş sergilemesi gerektiği mesajıdır…
Bu tavrın bütün dünyada yankı uyandırmasının sebebi Türkiye’nin misyonunun ne kadar önemli olduğunun işaretidir.
Ortaya konan tavrın şahsi bir öfkeden mi, yoksa siyasi bir tavırdan mı olduğunu,  bundan sonraki ilişkilerden anlayacağız.
Bu yapılan hareketin içinin doldurulmadığı, İsrail ile ilişkilerin yeniden ele alınmadığı, yapılan önceki yanlış anlaşmaların askıya alınmadığı, Yahudi lobilerinden alınan cesaret madalyasının iade edilmediği, hiç bir şey olamamış gibi yola devam edildiği taktirde; bu tavrın içeriye dönük bir şovdan öteye geçmeyeceğini akıllardan çıkarmamak lazımdır…”

Görelim bakalım…
Başbakanın Davos tavrının içi dolumu, fos mu? Ne demiş büyükler; kişinin ianesi iştir, lafa bakılmaz..!

TUNALIM

ABD IRAK İŞGALİNE DESTEK VERENLER İSRAİL'E DE

Ey!...insanlık...Böyle savaşmı olur?Kendisine BM tarafından koordinatları verilmiş okulda bulunan çocuk ve kadınları katladen gözü dönmüş İsrail'i şiddetle kınıyorum...

 Bunların hayallerine gizli ve açık destek olanları tarih bir gün mutlaka yargılayacaktır.Hele uluslararası savaş kurallarını hiçten sayıp,çocukları ve kadınları kadlederek insanlığa zulmedenlerin sonu  abad olmayacaktır.Çünkü ''Zulümle abad olanın sonu acad(hüsran)olur.''Tarih bunun ibret verici örnekleriyle doludur.

ABD, Irak’ı işgal etmekte tereddüt yaşamıştı.
Nereden mi biliyoruz bu tereddüdü yaşadığını?
Bizzat dönemin ABD Savunma Bakanı Yardımcısı Paul Wolfowitz itiraf etmişti.
ABD Savunma Bakan yardımcısı Paul Wolfowitz, :
Irak işgalinden üç ay önce Türkiye’ye yaptığı bir ziyaret esnasında “Biz ırak’a müdahale konusunda tereddüt ediyorduk, Türkiye bize cesaret vermiştir” demişti.
ABD devam eden Irak işgaline malumunuz olduğu üzere 2003 yılında başlamıştı.
Türkiye’ye Amerikalı yetkililerin biri gidip biri geliyordu o dönemde.
Kapalı kapılar ardında saatler süren gizli toplantılar yapılıyor ve konuşulanlar milletten ısrarla saklanıyordu.
İşte bu sürecin sonunda ABD kanlı Irak işgaline başladı.
Irak’ı işgal edecek cesareti bu görüşmeler sonucunda Türkiye’den bulmuştu ABD.
Türkiye’yi yöneten hükümetten cesaret alınmıştı.
‘Cesur olun biz sizin arkanızdayız’,
‘Sizinle bu konuda eş başkanlık yapmaya bile hazırız’ demişti hükümet yetkilileri Amerikalılara.
Hatta Irak işgalinin resmi adı olan BOP projesinde, “Diyarbakır bu projede bir yıldız olabilir” diye açık çek bile verilmişti hatırlarsanız.
Şimdi durduk yere çoktan unutulmuş bu meseleyi neden gündem ediyorum diye düşünüyor olabilirsiniz.
İsrail günlerdir Gazze’ye bomba yağdırıyor.
Binlerce ton bomba yağmur gibi yağıyor Filistinli Müslümanların üzerine.
Ölenler 400’e, yaralılar 2000’e yaklaşmış durumda.
Bu saldırıdan önce Türkiye’ye gelen İsrail Başbakan’ı Ehud Olmert üst düzey Türk siyasilerle tam beş saat süren görüşmede bulunmuştu.
İster istemez ABD’ye Irak’ı işgal etmek için cesaret veren malum siyasiler, İsrail’e de Filistin’İ vuracak, Gazze’ye bomba yağdıracak cesareti vermiş olabilirler mi diye bir şüphe oluştu bende.
Aklımdan bu şüpheleri kovmaya çalıştımsa da düşündükçe daha da dallanıp büyüdü bu şüpheler.
Conilerin Irak’ta yaptıklarına göz yuman ve onları lojistik olarak destekleyen ve hatta “kahraman(!) Amerikan askerlerinin sağ salim ülkelerine dönmeleri için dua ediyorum” diyebilecek kadar ileri giden siyasiler neden İsrail’e de aynı desteği vermesinler?
Verebilirler ve sonuca bakılırsa da çoktan verdiler…
ABD’ye Irak’ta sağladıkları destekten daha büyük bir destek olmaz bence bu cesareti İsrail’e verdilerse…
Ne konuşulduğunu bilmediğimiz beş saat süren görüşmede siyasiler gerçekten İsrail’le neyin pazarlığını yaptılar tam olarak bilemiyoruz ama gerçek olan bir şey var ki, Türkiye üstüne düşeni tam olarak yapsaydı ne Irak’taki zulüm devam edebilirdi ne de İsrail bu derece canavarca katliamlarını yıllardan bu yana sürdürebilirdi. 
  TUNALIM

TARİHTE ERMENİ KATLİAMLARI





BU SAFHAYA (özüre) YAVAŞ YAVAŞ GELİNDİ... SONRASIDA VAR UYANIN...

HRİSTİYAN BATI ''SOYKIRIM YOK'' DEMEYİ BİLE SUÇ KABUL EDERKEN, DİNDAR C.BAŞKANIMIZ BİZDEN; İHANET İFTİRA VE HAKARETİ ve İDDİALARI ''OLGUNLUKLA'' KARŞILAMAMIZI İMA ETMEKTE



DİNDAR OLDUĞUNU AFİŞE EDEN AMA KÖKENİN KONUŞULMASINDAN NEDENSE RAHATSIZ OLAN
Gül yeşil ışık yakmıştı. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül önceki gün yaptığı açıklamada, Türkiye’de her türlü görüşün açıkça tartışılabilmesinin “devlet politikası” olduğunu belirterek, “Özür Diliyoruz” kampanyasına itirazının olmadığını ima etmişti. Başbakan Erdoğan ise girimi mantıksız bulduğunu belirtmişti. Erdoğan şunları kaydetmişti: Herhalde onlar böyle bir soykırımı işlemiş olacaklar ki özür diliyorlar. Türkiye Cumhuriyeti’nin böyle bir sorunu yok.



Almanya´da Türklerin düzenlediği bir toplantıda Prof. Dr. Hasan Köni, "Ermeni meselesi" başlıklı bir konuşma yapmış ve şöyle demişti:
"Tehcir sırasında, yerinden olmamak için ´convert´olan yani Müslümanlığa dönen Ermeniler de var. Bunların kim olduğunu bilemiyoruz. Sayıları 300-400 bin kişi. Ayrıca dönmüş Museviler ve dönmüş Rumlar da var. Bunları maalesef Türkiye Cumhuriyeti kendi vatandaşlarını rahatsız etmemek için açıklamıyor. Belki de devletin içinde de yüksek rütbeye gelmiş Ermeni kökenli dönmüş insanlarımız var."

***

Hrant Dink, bir Ermenistan gezisinde oradaki muhataplarına "Siz 1.5 milyon kişiden bahsediyorsunuz. Oysa ayni dönemde yaklaşık 500 bin Ermeni, din değiştirip Türk olmuştu. Bunları neden dikkate almıyorsunuz?" diye sormuştu. Muhatabı da "Bu konunun gündeme gelmesi, davamıza zarar verir" cevabını vermişti.
Dink, bir yazısında Atatürk´ün manevi kızı Sabiha Gökçen´in yetim Ermenilerden olduğunu ve bu konuda elinde belgeler bulunduğunu yazmış ve kıyamet kopmuştu. Peki bu bilgiye ulaşan Dink, başka hangi bilgi ve belgelere ulaşmıştı. Acaba, Türkiye´de etkin noktalarda bulunan kaç kripto Ermeni vardı? Ve Hırant Dink´in öldürülmesinde, bu açıklamaların rolü var mıdır? Ayrıca, Hırant Dink´in bilgisayarının hard diski şu anda kimin elindedir?
K:Arslan BULUT





Türk'e ihya ettirilen, dönemin ihanet karargahı, simge Akdamar kilisesi..


Asala tarafından şehit edilen vatandaşlarımızdan bazıları..




90 lı yıllar hocalı katliamı.. Gözümüzün önünde yapıldı...........


Bosna - srebrenitsa daki soykırım sonrası açılan toplu mezarlar,
pAPANIN ve VATİKANIN BURNUNUN DİBİNDE HATTA GÖZETİMİNDE




..ve bir 29 Ekim Günü Teslimiyet imzası.. AB...

BU OLAYLARI BİZ 1999 YILINDAN BERİ ANLATMAYA ÇALIŞTIK

HAYDAR BAŞ 99 YILINDAN BU GÜNE " DİNİ ve MİLLİ BÜTÜNLÜĞÜMÜZE YÖNELİK TEHTİDLER "

" ERMENİ SOYKIRIM İDDALARINI RET VE ULUSAL BAĞIMSIZLIK MİTİNGLERİ "
   ''ALÇAKLARI KIRPIP KIRPIP AYDIN YAPMIŞLAR''
      Hoca Nasreddin’in fıkrasından ayın kırpılarak yıldız yapıldığını öğrenmiştik ama günün birinde alçaklardan aydın olabileceğini hiç düşünmemiştik.
Bir uğursuz, bir şom ağızlı terzi rastgele kesmiş ve alçaklardan güya aydın çıkarmış.
Halbuki adı üstünde alçak, çukur, ışıktan nasiplenemeyen ve aydınlığa kavuşamayan demektir.
Bir grup aydın Ermenilerden özür dileme kampanyası başlatmışmış.
Kampanyayı başlatan isimlere yaklaşıyor bir de fark ediyorsunuz ki alçakların önde gidenleri.
Bir kere alçaklara aydın demek hem aydınlığa hakarettir hem de ülkenin gerçek aydınlarına hakarettir.
Kendi etnik kökeni ne olursa olsun, içinde yaşadığı topluma, ekmeğini yediği devlete ihanet edenlere dünyanın hiçbir yerinde aydın demezler, hain derler, işbirlikçi derler, çanak yalayıcı derler…
Küresel tefecilerin, haçlı emperyalizmin dört koldan saldırıya geçtiği, Türk’ün kurtuluş savaşında yediği tokadın intikamını almak için yeniden “haçlı seferi” ilan ettiği bir dönemde onların ekmeğine yağ sürecek, işlerini kolaylaştıracak davranışlarda bulunanlara, kale kapsını içerden açanlara tarihin her devrinde olduğu gibi bugün de sadece hain ve iş birlikçi denir.
Hain ve iş birlikçilerin matematiksel değerleri de rakamın solundaki sıfırlarla eş değerdedir.
Meselenin fikir özgürlüğü ile, demokratik tartışma ortamı ile falan bir alakası yoktur. Kimse kimseyi kandırmasın.
Onurlu–şerefli bir torun, dedesinin arkasından, salam–sümük küfredilmesi,heybe heybe iftira atılması karşısında; “bu bir demokratik tartışma ortamıdır” deyip susmaz,susamaz.
Dedesinin hatırasına sahip çıkamayan, dedesinin tertemiz izzet ve şerefinin lekelenme gayretleri karşısında suskun kalan torun, kendi torunlarının geleceğini de karartan sefil bir adam durumundadır.
Dedesine iftira atanlara “buyurun meydan sizindir” diyenler, gelecekte de bütün meydanları iftiracıların hizmetine sunacaklar demektir.
Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir.
“Hepimiz Ermeniyiz” diyerek kitleleri sokağa dökenlerin gazetelerindeki baş yazarlar–boş yazarlar bugün bu alçakça kampanyanın öncülüğünü yapıyorlar.
Sizce bu bir tesadüf müdür?
Herkes aklını başına almalı ve net tavrını ortaya koymalıdır.
Paspas gazetelerine aboneliğini sürdüren hacım da artık ya dedesinden ya da alçaklardan yana tavrını belirlemelidir.
Bir adam, bir kurum, bir basın–yayın grubu hem haçlılara, Soroslara hem de vatana–millete hizmet edemez, birine hizmet ediyorsa diğerine ihanet ediyor demektir.
Alçakları kırpmış kırpmış yıldız yapmışlar.
Yerseniz.... Aziz Karaca...
TUNALIM...

EKONOMİYİ BİLEN LİDER LAZIM..


Sizce Türkiye’nin en temel sorunu nedir?
Terör mü?
Dışa bağımlılık mı?
Kıbrıs mı?
BOP mu?
Dinler arası diyalog ve misyonerlik mi?
Bence bunların hepsi sorun ama hiçbiri temel sorun değil.
Kanımca ekonomi en köklü sorunumuzdur.
Küresel kriz baş göstermeden önce de böyleydi.
Bundan dolayıdır ki, Türk milleti kararını çok yerinde belirlemeli.
Nedir o karar?
Türkiye’yi kimin yöneteceği kararı…
Bu karar o kadar önemlidir ki, uçurumun kenarında bulunan ülkemizin uçurumdan düşüp düşmeyeceğini bu karar belirleyecektir.
Atatürk’ten sonra dışarıdan ve içeriden işbirlikçilerin tüm uğraşılarına rağmen korunabilmiş üniter yapımızın paramparça edilip edilmeyeceğini de bu karar belirleyecektir.
Türk milleti bu kararı dosdoğru veremezse daha pek çok ağır faturayı ödemek zorunda kalacaktır.
Bu noktada hepimizin akıldan çıkarmaması gereken bir gerçek var.
Aradığımız liderde bulunması gereken en önemli özellik ekonomiyi gerçekten çok iyi biliyor olmasıdır.
Ama bilinmesi gereken ekonomiden kastım insanlığı bir krizden çıkamadan öteki krize mahkûm eden Kapitalist ekonomi elbette değildir.
Zaten Kapitalizm insanlığı memnun edebilmiş olsaydı ABD halkı bile bu sistemden yaka silkmezdi değil mi?
Bu bağlamda Türkiye’yi yönetecek olan lider, hem Kapitalizmin mahkûm ettiği çıkmazlardan kurtulmamız için bize yol gösterebilmeli hem de bir daha Kapitalizm gibi insanlık dışı bir sisteme veya onun benzerlerine mecbur kalmamak için bu milletin önüne yepyeni bir iktisadi anlayış koymalıdır.
Bu noktadan baktığımızda Türk milletinin ihtiyacı olan lider, Recep Tayyip Erdoğan, Deniz Baykal, Zeki Sezer, Erbakan, Numan Kurtulmuş, Devlet Bahçeli, Muhsin Yazıcıoğlu veya ötekileri değildir.
Bu liderlerin pek çok ortak yönü olduğunun yanında en önemli ortak yönleri ekonominin e’sinden bile anlamamalarıdır.
Ekonomiden anlamadıklarının en büyük delili bunlar arasından hasbelkader hükümet ya da hükümet ortağı olmuş olanların dönemine bakıldığında IMF’nin akıl hocaları olduğu görülmesidir.
Türkiye’ye gerekli olan ekonomi ilmiyle donanmış olan tek lider, –dünyanın farklı farklı ülkelerinden yüzlerce bilim adamının onayıyla– Milli Ekonomi Modeli ve Sosyal Devlet–Milli Devlet tezlerinin sahibi BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş’tır.
Prof. Baş’ın burada saymaya kalksak bitiremeyeceğimiz özelliklerinden belki de en önemlisi ekonominin üstadı olmasıdır. Zaten Türk milletine de bu gereklidir. Ekonominin kitabını yazmıştır, desek yanlış söylemiş olmayız.
O zaman ekonomiyi bilen bilim adamı kimliğine sahip BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, Türk milletinin önünde kurtuluş için yegâne seçenek olarak durmaktadır.
İnşallah milletimiz bu fırsatı kaçırmaz…

Orhan Dede--TUNALIM..

IMF, 'GEBERİN'; MİLLİ EKONOMİ MODELİ, 'YAŞATACAĞIM' DİYOR

flower-zh7wq

 

İşte IMF’nin “krizden çıkış” için Türkiye’den istedikleri:
* 2009 büyümen sıfır olacak. Bütçe harcamalarında 8 ilâ 10 milyar dolar kısıntıya gideceksin.
* Gıda, ilâç, tekstil ürünlerinde KDV’yi yüzde 18’e çıkartacaksın.
* Maaşlarında artışa sebep olacak personel reformundan vazgeçeceksin.
* Sağlık harcamalarında kesintiye gideceksin.
Bütün bunları yaptığında ben de IMF olarak ey Türkiye sana 19 ilâ 25 milyar dolar “faizli borç” vereceğim.. IMF’nin son 50 yıl içerisinde 19’uncu kez dayattığı ve hükümetin, “Krizden kurtulacağım” diye kabul ettiği bu şartlar kelimenin tam anlamıyla  “Türkiye’nin batırılması” ve “Türk halkının sefalete mahkûm edilmesi”dir.
Niçin böyle söylüyoruz?
Çünkü IMF Türk halkının eli para, kursağı yiyecek, hastası ilâç bulamasın istiyor. IMF şu günlerde gemi korsanlığı ile şöhret bulan Somali’de de benzer bir program uygulamıştı. Somali kendine yeterli bir ülkeydi. IMF girdi, Amerikan müdahalesi bekler hale geldi.
IMF vasıtasıyla ABD Somali’ye girecek.. Afrika petrollerine el koyacak. IMF Raunda’da, Brezilya’da, Peru, Bolivya ve Rusya’da yıkımlara sebep oldu. Ve IMF Yugoslavya’da kanın gövdeyi götürmesi sonuçlarını doğurdu.
IMF nereye girdiyse önce o ülkenin yer altı ve yerüstü servetleri yabancıların eline geçti, halk fakirleşti ve bir müddet sonra  oraya Batılı güçlerin askerleri ayak bastı. Nitekim 2004 yılı Nobel Ekonomi Ödülünü alan ABD’li profesör Edwvard Prscott, “IMF ve Dünya Bankası dünya ekonomisine faydadan çok zarar veriyor” diyor ve ekliyor:“IMF ve Dünya Bankası hükümetlerin dış politikalarını uygulamalarını sağlayan araçlar olarak faaliyet gösteriyor. Bu kurumların kriz halindeki ülkelere borç para vermesi, bir kokain bağımlısına uyuşturucu vermesinden farksızdır!”
Gerçek bu olduğu için Sayın Haydar Baş,  “IMF güdümündeki bir politika ile krizden çıkış imkânsızdır” diye bas bas bağırıyor ve bunun sebeplerini bir bir açıklıyor amma kulak veren hani?
Mutabakata varıldığında IMF Türkiye’ye 25 milyar dolar borç verdi, diyelim. Türkiye bu parayı ne yapacak?
IMF’nin direktifleri doğrultusunda fabrika sahiplerine verilecek. Yani çarçur edilecek ve Türkiye 25 milyar dolar borçlandığı ile kalacak.
Fabrika sahibine vermek parayı çarçur etmek midir?
Evet, öyledir. Diyelim ki stoklarında 150 bin ürün bulunan bir fabrika sahibine sen 10 milyar dolar verdin. O kişi parası olmayan Türk halkına bu ürünleri nasıl satacak? Avrupa’ya satması da mümkün değil. AB’nin en büyük gelir kaynağı Amerika’ya yaptığı ihracat. Amerika da ekonomik krizde. AB başta Türkiye olmak üzere bütün ülkelerden yaptığı ithalatta kısıntıya gidiyor.
Nitekim Türkiye’nin kasım ayı ihracatı tam yüzde 23 oranında düşmüş durumda.
Oysa Prof. Dr. Haydar Baş, para tepelerde çarçur edilmesin, tabana yayılsın. Herkese 500’er lira vatandaşlık maaşı bağlansın, diyor.
O zaman ne olur? Cebinde parası olan halk bir talep patlaması oluşturur, fabrikaların, imalathanelerin çarkları dönmeye başlar. Devlet de ekonomideki bu canlılıktan tahmin edilenin üzerinde vergi toplar ve bu vergilerle ülkenin âtıl kaynaklarını harekete geçirir.
Sayın Baş böyle söylüyor ve matematik olarak da verilen her 500 YTL vatandaşlık maaşının ve diğer sosyal yardımların bir yılda devlete dört-beş katı vergi olarak nasıl geri döneceğini bütün dünyaya ispatlamış bulunuyor. Bu sese niye kulak verilmiyor?
Hasan Demir:Yeniçağ gazetesi


Arslan Bulut'un Yazısı: Her vatandaşın cebine para koymak kimin politikasıydı?

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/a_haberdetay.php?hityaz=6245

Hasan Demir'in Yazısı: Amerika, Rusya ve Çin, Haydar Baş'ın farkında

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/a_haberdetay.php?hityaz=6251

MUTLAKA GÖZ ATMANIZI TAVSİYE EDİYORUM---TUNALIM...

Hayırlı Bayramlar.
Rabbim cümlemizi tekrarına erdirsin.

EN YÜCE HAKLAR ANNELERE

Bağımsız Türkiye Partisi(BTP)Milli Ekonomi Modeli’nde en yüce hakların kadınlara verildiğine dikkat çeken BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, “Hayatım boyu anneme hizmet ettim. Ona olan sevgim, bütün Türk analarına olmuştur” diye konuştu.

Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş Mersin’in Erdemli ilçesinde partisince düzenlenen programa katıldı. Mersin’in sivil toplum örgütü temsilcileri BTP Genel Başkanına Milli Ekonomi Modeli’nde yer alan kendilerine yönelik projeleri nedeniyle plaket verdi. Prof. Dr. Haydar Baş’a ilk plaket Erdemli Engelliler Derneği Başkanı Hamdi Buruk tarafından sunuldu. BTP Genel Başkanı da yürüme engellilere tekerlekli sandalye hediye etti. Prof. Dr. Baş burada, “Huzurunuzda kardeşlerime teşekkür ediyorum. Biz hizmet mevkiine geldiğimizde onları hiçbir şeye muhtaç etmeyeceğime ben de söz veriyorum” şeklinde konuştu.

Her eve en az 4000 YTL girecek

Kendisine sunulan plaketlerin ardından Mersinlilere hitap eden BTP Genel başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, Milli ekonomi modelinde yer alan plan ve projeleri anlattı. Milli Ekonomi Modeli’nde kadına büyük önem verdiklerini ifade eden Prof. Dr. Haydar Baş bizim iktidarımızda ev hanımları 500 YTLatandaşlık maaşının yanı sıra işçi statüsü verilerek maaşa bağlanıp emekli edilecek, doğum yapan her kadın 15 bin YTL doğum parası alacak diye konuştu. Prof. Dr. Haydar Baş şöyle konuştu: “Her ay 500 YTL babanın cebine, her ay 1000 YTl annenin cebine, varsa kızı–oğlu 250’şer YTL çocuk maaşı vereceğiz. Çalışan kişiler en az 2000 YTL asgari ücret alacak. Bir aileye en azından 4000 YTL maaş girecek.”

Çözümü milletle birlikte başaracağız

“Hayatım boyu anneme hizmet ettim. Ona olan sevgim, bütün Türk analarına, bütün insanlık analarına olmuştur. Onun için de tezimde dikkat ederseniz en yüce hakları kadınlara verdim” diye konuşan Prof. Dr. Haydar Baş, “bizim iktidarımızda ev hanımları 500 YTL Vatandaşlık Maaşının yanı sıra işçi statüsü verilerek maaşa bağlanıp emekli edilecek. Doğum yapan her kadın 15000 YTL doğum parası alacak diye konuştu. Prof. Baş şunları söyledi: “Ben ülkemin meselelerini çok iyi biliyorum. Ve ben bu problemleri çözmesini de biliyorum ve ben bunları çözerken de herhangibir ecnebi kaynağına müracaat ederek çözeceğime kesinlikle inanan bir insan değilim. Çözümü bu milletin içinden milletle beraber ortaya koyan bir anlayışa ve fikre sahibim. Onun için bizim görüşümüz milletin görüşüdür, bizim anlayışımız milletin anlayışıdır. Bu yerli, tamamen millete ait bir görüştür bir yaşayıştır.”

Kadınlara gerçek değeri Milli Ekonomi Modeli veriyor

Prof. Baş’ın konuşmasının ardından Erdemli Kadın ve Emek Dayanışma ve Yardımlaşma Derneği Başkanı Nesrin Sorver BTP’nin parti programı haline getirdiği Milil Ekonomi Modeli’nde yer alan kadına yönelik projeler nedeniyle BTP genel Başkanı Prof. Dr. Baş’a plaket sundu. Plaketi sunduktan sonra bir teşekkür konuşması yapan Nesrin solver şunları söyledi: “Erdemli Kadın Emek Derneği olarak ben de Milli Ekonomi Modeli’nde kadına verilen değeri okudum. Gerçekten çok duygulandım. Sayın Prof. dr. Haydar Baş’ın Milli Ekonomi Modeli kitabının mutlaka okunup, orada kadına verilen değeri tüm kadınlarımızın görmesi ve taktir etmesini diliyorum.”


TUNALIM
http://www.btp.org.tr/index.php?sayfa=icsayfa&sirano=1598

TÜRKİYE BU DURUMA NASIL GELDİ?..

   Buraya nasıl geldiğimizi kısaca açıklamak istiyorum. Bildiğimiz gibi Atatürk Kurtuluş Savaşını kazandıktan sonra İzmir Milli İktisat Kongresini toplamış ve orada bir konuşma yaparak, “Ekonomik bağımsızlığı olmayan bir ülkenin siyasal bağımszlığının da  olamayacağı”nı söylemiştir. Önce 1923-1930 yılları arasında liberal ekonomi politikası uygulanmış fakat üretim düşmüş, ihracat ve ithalat büyük ölçüde azalmıştır. Bunun üzerine devlet ekonomiye girip her şeyi yapmaya başladı ve 1933-1937 yılları arasında sanayinin çeşitli alanlarında 11 KİT açıldı(Dikbaş, 2005). Hatta 1925 yılında Kayseri’de bir uçak fabrikası da kuruldu(Aydoğan, 2006) T.C., bu dönemde % 9 kalkınma hızını yakalamış, denk bütçe yapılarak dış ticaret açığı ortadan kaldırılmıştır(Boratav, 2006).

Bana göre Türkiye Cumhuriyeti  1938 yılından itibaren yavaş yavaş tasfiye edilmeye başlanmıştır.  Şöyle ki, 1938’de Cumhurbaşkanı seçilen İnönü, Atatürk’ün resimlerini paralardan, devlet dairelerinden kaldırarak onun yerine milli şef sıfatıyla kendi resimlerini koydurmuştur. Atatürk bağımsız bir politika takip etmesine rağmen 1939 yılında Türkiye, İngiltere ve Fransa ile üçlü ittifak anlaşması yaparak Batı’ya bağlanmış 24 Ekim 1945 kurulan BM ‘e üye olmuştur. Türkiye, 1945 yılında ABD’nin isteği üzerine çok partili hayata geçmiş ve sayısını bilemediğimiz çok sayıda ikili anlaşmayı ABD ile yapmıştır(Aydoğan, 2006). Ayrıca 100 milyar dolar dış ticaret fazlası varken 1947 yılında IMF ve Dünya Bankasına üye olmuştur(Boratav, 2006). Böylece Atatürk döneminde kazanılan ekonomik bağımsızlık kaybedilmeye başlamıştır.

1939’daki genel seçimlerde İnönü, Atatürk’ün  arkadaşlarının listelere almazken Atatürk’e karşı olanların tamamını milletvekili yapmıştır(Aydoğan,2006).Ayrıca başta Mareşal Çakmak olmak üzere Atatürk’ün  subaylarını emekli etmiştir(Türköne, 2003).

1942’de her türlü dini yayını yasaklanırken(Tanyu, 50-60),  1949’da Ankara’da bir İlahiyat Fakültesi ile İmam-Hatip Okulları  açılmıştır(Lewis, 1984). Ülkeyi yönetenlerdeki bu tavır değişikliğinde, Türkiye’nin çok partili hayata geçişi ile  A.B.D’nin Yeşil Kuşak Projesinin  rolü olsa gerektir.  Bir de M.E.B.’da 4’ü ABD’li, 4’ü Türklerden oluşan  8 kişilik bir komisyon kurulmuş ve bu komisyondaki ABD elçisinin oyu hep 2 sayıldığından bütün kararları ABD’li üyeler vererek Türk eğitimini yönlendirmişlerdir(Sinanoğlu, 2002).İnönü savaşlarının komutanı ve Lozan’da Türkiye’nin çıkarlarını sonuna kadar savunan ve 1937’e kadar Atatürk’ün Başbakanlığını yapan ve fakat onun ölümünden sonra da T.C.’nin  Cumhurbaşkanı olan  İnönü’nün 1938′den sonra  yaptıklarını anlamakta gerçekten zorluk çekiyorum.

1950’de DP iktidar olunca İnönü döneminde başlayan siyasal bağımlılığı, bir tehdit durumunda ve çağrı üzerine ABD’ye Türkiye’ye müdahale etme yetkisi verilmesine kadar götürmüştür. Yine Orduda tasfiyelere girişerek Atatürk’ün arkadaşlarını emekliye sevketmiştir. Bu dönemde Türkiye NATO’ya 1952’de, OECD’ye 1960’da üye olmuştur. Ayrıca Fas, Tunus ve Cezayir’in bağımsızlık savaşlarında Türkiye Batı’nın yanında yer almıştır(Aydoğan, 2006).

24 Ocak 1980 Ekonomik İstikrar Kararları ile T.C., tarım, ticaret ve sanayide milli hedeflerden vaz geçiyordu. Ayrıca bu kararlarla TL’nin değer yitirmesi, ithalatın serbestleştirilmesi, KİT.lerin özelleştirileceği ve tarıma desteğin kaldırılacağı açıklanıyordu. Programın ön uygulaması hemen kendisini göstermiş ve 1980 başında 47 lira olan 1 ABD doları yıl sonunda 90 liraya çıkmıştır(Aydoğan, 2006). Bu kararların alınmasında daha önce 7 büyük projeyi gerçekleştiren Başbakan Demirel ile DPT Müsteşarı Özal’ın rolleri vardır.

Yine 28 Şubat 1997  Sivil Darbesini kendi çıkarı için sonuna kadar  kullanan Küresel Sermaye, Türkiye’nin ekonomik olarak içini boşaltmış, 2000 ve 2001 ekonomik krizleri sonunda AKP’nin Türkiye’nin başına gelmesine yol açmıştır. Ayrıca tarih tekerrür etmiş ve T.C., Osmanlı’nın 1878’lerdeki toprak satışlarına geri dönmüştür. Nitekim Türkiye’de 178 milyon 702 metre kare alanı kapsayan 56 bin 953 taşınmaz, başta Batı ülkeleri ve İsrail vatandaşları olmak üzere 61 bin 803 kişiye satılmıştır. Sonuçta  Türkiye 2 Vatikan büyüklüğünde toprak kaybetmiştir(Filizfidanoğlu, 11.9.2006).  

1980’lerden sonra Türkiye’de uygulanan faiz, döviz ve borsaya dayalı kumarhane ekonomisinin ülkeyi getirdiği durum şöyle özetlenebilir: Türkiye dış ticaret açığında(ABD, İngiltere, İspanya)dördüncü sırada, faiz oranlarında 42 ülke içinde 1.sırada, enflasyonda(Arjantin, Mısır ve Venezüella) dünya dördüncüsü, İşsizlikte %  19’la dünya birincisi, büyümede zengin sanayi ülkelerine göre yüksek görünüyorsa da yükselen pazar ekonomilerine göre Çin, Hindistan, Arjantin, Venezüella, Rusya’nın ardından % 5’le  6. sırada yer alıyor(Temizel, 18.5. 2007).

Bütün bunlara rağmen Sayın başbakan ekonominin iyiye gittiğini söyleyebilmektedir. Oysa rakamlar bunu doğrulamamaktadır. Örneğin 2002 yılında  iç ve dış borç toplamı 218 milyar dolar iken 2007 yılında 436 milyar dolara ulaşmıştır(Coşkun, 11.1.2008). Böylece AKP Hükümeti yaklaşık 5 yıllık iktidar döneminde T.C.’ni yaklaşık 80 yıllık toplam borcu kadar borçlandırmıştır. Ayrıca  2000’li yıllarda Türkiye’de tekstil ve hazır giyim sektörünün ihracatımız içindeki payı % 25 iken bugün % 15’lere düşmüştür(Benli, 31.12.2007).

Yine 2003 yılında ihracat 47.253 milyar dolar, ithalat 69.340 milyar dolar olup açık 22.087 milyar dolar iken 2007 yılında ihracat 107.153 milyar dolar, ithalat 169.985 milyar dolar olup açık 62.832 milyar dolardır(Öztin,29.2.2008:12).Böylece 2003’ten bu yana dış ticaret açığı tam 3/2 artmıştır. Ayrıca 2001 yılında 100 dolarlık ihracat için 95 dolarlık hammadde ithal edilirken 2007 yılında 100 dolarlık ihracat için 115 dolarlık ithalat yapılmak zorunda kalınmıştır(Öztin,29.2.2008:12).Acaba dünya ticaret tarihinde, kar yerine zararına ticaret yapan bizden  başka bir ülke görülmüş müdür?

Özal döneminde”Vatana İhanet Kanunu”nun kaldırılması ile başlayan ve daha sonraki iktidarlar tarafından çıkarılan Gümrük Birliği, AB’ye uyum yasaları, özelleştirmeler ve toprak satışları ile Türkiye Cmuhuriyeti’nin tasfiyesi nerede ise bitirilmek üzeredir. Herhalde geriye sadece sözde Sivil Anayasa ile  Türkiye’yi eyaletlere bölecek yasanın çıkarılması kalmıştır. Bu sözde sivil anayasanın Türkiye’den önce A.B.D.de, birisi Türkiye’den bir dini cemaata ait olmak üzere üç vakıf tarafından tartışılmaktadır. Bu bile ülkedeki işlerin nasıl yürüdüğünün bir kanıtı olsa gerektir.

 Bütün bunlara rağmen ümitler korunarak ülkenin aydınları ve milli kurumları, Türkiye’nin geleceğini nasıl kuracaklarını planlamak zorundadırlar.. Emperyalizm, Türkiye’yi yok etmekte olduğunu düşünerek sevinmesin, bir çıkış yolu mutlaka bulunacaktır.  Yazımı “Türklerin Faziletleri” adlı bir kitap yazan Arap tarihcihi el-Cahiz’ın  şu sözleri ile bitiyorum: “Bir Türk’ü elini kolunu bağlayarak bir kuyuya atsanız, o oradan  çıkmanın yolunu mutlaka bulur”

                                                              Prof. Dr. İbrahim Arslanoğlu

TUNALIM...



_________________
NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!..

SORUNLARIN ÇÖZÜMÜ BTP DE...

 
 


BTP, tüm partilerden farklı, küresel oyunlara son...
   SORUNLARIN ÇÖZÜMÜ BİZDE  
BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, Eskişehir’de vatandaşlara hitaben yaptığı konuşmada “Tüm sorunların çözümü bizde. Çok değil 2 senede bu ülkeyi düzeltirim” şeklinde konuştu.

Yurt turu kapsamında Eskişehir’e giden Bağımsız Türkiye Partisi(BTP) Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, şehrin ilçe ve köylerini ziyaret etti, tarım kesimiyle bir araya geldi.
Bozan beldesini ziyaret edip, burada parti binasının açılışını yapan BTP Genel Başkanı, kasaba meydanında kendisine büyük ilgi gösteren vatandaşlara hitap ederek, “Siz tabii bir bardak su istiyorsunuz, ben sizin önünüze okyanusu koyuyorum. Onun için bir anda şaşırdınız” dedi.

Partisinin tarım başta olmak üzere tüm dünyaya deklere ettik dediği ekonomik görüşlerini vatandaşlara anlatan BTP Genel Başkanı, “Tüm sorunların çözümü bizde” dedi, bunu hayata geçirecek kaynaklara vurgu yaptı. Prof. Dr. Baş, şunları söyledi: “3 katrilyon dolarlık Türkiye’nin yer altı kaynağı var. Değil Türkiye’yi bütün dünyayı on yıl, yüz yıl, bin yıl oturduğu yerde bakar. Amma bizim siyasilerimiz gibi gaflette olan insanların ülkesinde herkes aç, susuz gezer.”

Alpu’yu ziyaret

Gelişinde olduğu gibi yine belde halkının yoğun ilgisi altında Bozan’dan ayrılan Prof. Baş, Eskişehir’e dönüşünde Alpu ilçesinden geçerken Belediye başkanı Mustafa Gökçe’yi makamında ziyaret etti.

İlçe hakkında BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Baş’a kısa bir brifing veren Başkan Gökçe, çoğunluğu tarımla geçinen halkın içinde bulunduğu darboğazı birinci ağızdan dile getirerek,
“Halkımız ciddi altında sıkıntılı durumda. Halkımızın kapısında icralar var. Hal böyle olunca da, bizlere çok iş düşüyor. Makamıma gelen insanlar dertlerini anlatınca, gözlerim doluyor” dedi.

2 senede ülkeyi düzeltirim

Başkan Mustafa Gökçe’den ilçe ve vatandaşların sıkıntıları hakkında bilgi alan BTP Genel Başkanı, “Bizim ortaya attığımız tezde yer alan projeler Rusya başta olmak üzere bir çok ülke tarafından uygulamaya geçirildi” dedi ve “Sorunların çözümü için diğer partileri bir kenara bırakıp bir ve beraber olalım” dedi. Haydar Baş, şunları söyledi: “Şimdi tüm dünya bizden istifade ederken, revamıdır ki benim insanım benden uzaklaşsın. Takım tutar zihniyetiyle particilik yapalım, bu görüşler halkın hizmetinden mahrum olsun. Bunu biz iktidara taşımamız lazım. Çok değil 2 senede bu ülkeyi düzeltirim.”
Bu sırada halimiz perişan diye söze giren bir çiftçi ile BTP lideri arasında ilginç bir diyalog yaşandı.

‘Beni dinlemediniz’

Alpulu çiftçi şunları söyledi: “Mazota her gün zam. Bir üretici ürettiğinin karşılığını hiçbir zaman alamıyor. Bulamadığı halde hazırdan yiyor. Şimdi hazır da bitti. Ne yapacağımızı şaşırdık.”

Prof. Baş, kendisine dert yanan çiftçiye partisinin tarım projelerini anlatarak, şöyle cevap verdi: “Dediğin çok doğru. Ama ben dedim size, beni dinlemediniz. Ben size dedim ki, sizin yakıtınızın belli kesimini devlet sübvanse edecek, bedava verecek. İki, seni sigortalı yapacak. Bir tek kuruş senden ücret almayacak. Üç, yetiştiğin ürünü para almadan sigorta edecek, 6 ay evvelinden mamülünün yüzde 50’sini avans olarak sana ödeyecek. Fiyatını ben değil, devlet değil, ilgili kooperatifle sen tayin edeceksin. Beni sevmediniz, istemediniz, gittiniz oraya, şimdi cezanızı çekiyorsunuz.”

BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, Alpu’dan Belediye Başkanı Mustafa Gökçe ve vatandaşlar tarafından uğurlandı.

      TUNALIM....

(IV)MİLLİ EKONOMİ KONGRESİ BURSA'DA YAPILDI..

Prof. Dr. Haydar Baş’tan ’’Sosyal Devlet’’ projesi

 


15 ülkeden 100’ü aşkın bilim adamı Prof. Dr. Haydar Baş’ın “Sosyal Devlet Milli Devlet” tezinin Türkiye ve dünya için tek çıkış yolu olduğunu Bursa’dan tüm dünyaya haykırdı.

Uluslararası Bağımsız Milli Ekonomi Modeli Birliği’nin Türk milletinin geçmişte üç kıtaya hükmettiği Osmanlı İmparatorluğun merkezi olan Bursa’da tertip ettiği 4. Uluslararası Sosyal Devlet Milli Devlet Kongresi sona erdi. Bursa’daki tarihi kongreye 15 ülkeden 100’ü aşkın bilim adamı iştirak etti. Kongreye ilim adamı düzeyinde katılan ülkeler şunlar; İsviçre, Almanya, Rusya, Estonya,  Fransa, Hollanda, Kazakistan, Macaristan, İspanya, Finlandiya, İngiltere, Bosna hersek, Özbekistan, Azerbaycan ve Türkiye. İki günde toplam altı oturum şeklinde gerçekleştirilen kongreye tebliğ sunan akademisyenlerin yanında çok sayıda misafir bilim adamı da katıldı.


Prof. Dr. Baş dakikalarca alkışlandı
İki gün boyunca devam eden “Sosyal Devlet Milli Devlet” kongresi Prof. Dr. Haydar Baş’ın muhteşem bir kapanış konuşmasıyla tamamlandı. Prof. Dr. Haydar Baş kapanış konuşmasını yapmak için kürsüye, kongreye katılan 100’ün üstünde yerli ve yabancı bilim adamlarının ayakta alkışları arasında geldi. Akademisyenlerin Prof. Dr. Haydar Baş’ı alkışlamaları dakikalarca devam etti. “Sosyal Devlet Milli Devlet” tezinin sahibi Prof. Dr. Haydar Baş’ın konuşması sık sık alkışlarla kesildi. Prof. Baş’ın kapanış konuşması yaptığı sırada yerli ve yabancı bazı akademisyenlerin ayağa kalkarak alkışlamaları dikkatlerden kaçmadı.

Kapanış konuşması tezin sahibinden
Bursa’da iki gün süren “Sosyal Devlet Milli Devlet” kongresi Prof. Dr. Haydar Baş’ın muhteşem bir kapanış konuşmasıyla tamamlandı

Pazar günü kongrenin oturumlarının tamamlanmasından sonra başlayan Prof. Dr. Baş’ın konuşması kongrenin tüm yorgunluğuna rağmen bilim adamları tarafından ilgiyle sonuna kadar takip edildi. Prof. Dr. Haydar Baş aynı zamanda kongrenin konu edindiği “Sosyal Devlet Milli Devlet” teziyle ilgili çok geniş ve çarpıcı bir değerlendirme yaptı. Kapanış konuşmasında Prof. Dr. Haydar Baş’ın değindiği bazı konular şunlar;

İnsanlık aradığını tezimizde bulmuştur!
Sosyalizm ve kapitalizmden umduğunu bulamayanlar, esaretten bıkan halklar çare olarak Milli Ekonomi Modeli’ne sarılmıştır. Bağımsızlık için gerekli bu özellik dikkate alındığında, iktisat literatürüne girmiş olan milli ekonomi modelinin, uluslararası iktisat tezi olarak kabul görmesi tabiidir. Milli ekonomi modelinin bugün dünyanın bütün iktisat sitelerinde yer almış olmasının sebebi, insanlığın aradıklarını bu tezde bulmasıdır.

Sosyal devlet hakları garanti eder!
Vatandaşların sosyal devletten beklentileri devletin vatandaşının geçimini temin etmesi ve vatandaşlarına iş imkânlarını sağlaması, sağlık ve barınmasını garanti altına almasıdır. Bugün AB ülkeleri de dâhil bu imkânları vatandaşlarına hazırlayamamıştır. AB’nin işsizliğe bulduğu tek çare yarım gün çalışma yöntemidir. Sosyal devlet ise, Milli Ekonomi Modeli ile tam istihdamı garanti altına almaktadır. 

Sosyal devlet ‘alan el değil veren el’dir!
Milletinden vergi olarak toplanandan daha fazlasını millete veren devlete “sosyal Devlet” denir. Sosyal devlet alan el değil, veren eldir. Sosyal devlette, vatandaşa verilecek sosyal yardımların başında “Vatandaşlık Maaşı” gelir. Sosyal devlet demek, işsizlik konusunu halleden devlet demektir. Bu devlet kalıcı ve sürekli bir büyümeyi sağlar. Böyle bir piyasada herkes imkânlardan istifade edebilir.

Gerçek sosyal devlet vergi almaz!
Gerçek sosyal devlet hayata geçtiğinde tüketiciden vergi almayan bir devlet anlayışı ortaya çıkar. Her gelir grubundan aynı oranda vergi almanın yanlış olduğunu ifade ediyoruz. 100 milyarın altında geliri olandan vergi alınmaz. Bu tüketici grubuna devletin bir desteğidir.

Kongrede ne dediler?
Model bütün insanlık için kurtuluştur Prof. Dr. Juhani Tamminen – Finlandiya
Finlandiya’da Prof. Dr. Haydar Baş’ın Milli Ekonomi Modeli’nin birçok enstrümanları koruyucu tedbir olarak uygulamaya alındı. Örneğin, bazı dev Fransız şirketleri uranyum madenlerini topyekûn almaya kalkıştı. Ama hükümet yerinde müdahalelerle bu ve bunun gibi olaylara meydan vermedi. Kongremizin temelini oluşturan sevgili meslektaşımın eseri, Finlandiya gibi milli varlığını korumanın güçlükleriyle boğuşan ülkeler için son derece kıymetli bir rehber teşkil etmektedir. Diyebilirim ki, yeni sömürgecilik arayışlarına karşı koymak isteyenlerin elinde artık pratik ve kapsamlı bir rehber ve bir doğru yanlış çizelgesi vardır. Bu rehber, sadece Türk milleti için değil, hiçbir din ve ırk farkı gözetmeksizin bütün insanlık için bir kurtuluş projesidir, barış, adalet ve kalkınma modelidir. Bu modelin sahibi Prof. Dr. Baş’ı yürekten tebrik ediyorum.

Prof. Dr. Baş yüz akı bir bilgedir! Prof. Dr. Jyri Kadak – Estonya Tallinn Üniversitesi

Yirminci yüzyıl sonlarında, devlet ve vatandaş arasındaki bağın hiçbir mantıki gerekçeye dayanmadan yıpratılması, hatta koparılmaya çalışılarak dengelerin zorlanması çok ciddi problemlerden biridir.  Eserde benim en önemli bulduğum yön bu problemi telafi eden bir mekanizmayı somutlaştırması ve formülleştirmesi. Prof. Dr. Baş, devleti güçlendirirken, Sosyal Devlet enstrümanlarıyla milleti de kuvvetlendiriyor; “kaba devlet”i değil, bilakis “baba devlet” yapısını oluşturuyor. Model, öyle bir yapı geliştiriyor ki, hiçbir din, ırk ve sınıf farkı gözetmeksizin herkesi destekliyor, herkes kabiliyetine göre bu destekten azami istifade ile ya katma değer üretiyor veya üretilene müşteri olarak ekonominin sürekli büyümesine katkı sağlıyor. Bu yaklaşım, bugün insanlığın tıkandığı noktada, beklenen yaklaşımdır. Bu bağlamda sayın Prof. Dr. Baş, insanlık ve bilim adına bir yüz akı bilgedir.

Bu tez küreselleşmeye panzehirdir Prof. Dr. Patrick Boulogne – Fransa Paris Üniversitesi

Beni bu kongreye davet ettiklerinden ötürü Türk dostlarıma çok teşekkür ederim. Dostane olduğu kadar saygın olan böylesi bir ortamda düşüncelerimi ifade edebilmek benim için bir onurdur. Tehlikeli gerilimlerin gittikçe yoğunluk kazandığı günümüz dünyasında, yaşananları anlamak, tahlil etmek ve çözüm getirmek tüm dünyadaki aydınların acil sorumluluğudur. İşte bu çerçevede Prof. Dr. Haydar Baş’ın “Sosyal Devlet, Milli Devlet” tezi uluslar için bir can simididir ve insanlık tarihi açısından önemli bir aşamadır. Küreselleşme döneminde ‘milli devlet’e vurgu yapılması hayati derecede önemlidir.

Prof. Baş kalkınmanın adresini göstermiştir Prof. Dr. Ömer Saraçoğlu – İstanbul Üniversitesi
Prof. Dr. Haydar Baş Milli Devlet–Sosyal Devlet modeli ile bütün ulusların kendi kendine nasıl yetebileceklerinin nasıl kalkınabileceklerinin anahtarı olan Mili Ekonomi Modelini uygulayarak dünyanın beklediği barışa, sosyal adalete ve demokrasiye ulaşabileceklerinin adresini göstermektedir. Ve Prof. Dr. Haydar Baş Milli Devlet ve Milli Ekonomi tezleri ile fakirliği ve yoksulluğu ortadan kaldıracak projelerle insanlığın önüne yeni ufuklar açmaktadır.

Sosyal Devlet tezine hayran kaldım Prof. Dr. Metin TULGAR
“Sosyal Devlet/Milli Devlet” kitabının her cümlesini dikkatle ve hayranlıkla okuyorum. Bu tezin, Müslüman Türk dünyasının tezi olmasından onur duyuyorum.  İnsan hakları, demokrasi ve özgürlük gibi kutsal kavramların bilinçli şekilde çarpıtıldığı günümüzün karmaşık ortamında umutsuzluk değil umut mesajlarıyla insanlığa mutlu gelecek müjdesi veren bu eserin her cümlesi dikkatle ve özümsenerek okunmalı kanaatindeyim. Güçlü devlet, güçlü ordu ve sağlam aile yapısı kurumlarını temel ilke edinen “Sosyal Devlet/Milli Devlet”  tezi ulusal potansiyelimizi idrak ederek yeniden kimliğimizi kazanmamızı öngörmektedir. Milli Ekonomi Modeli kendi kendine yeten bir kalkınmayı ve sürekli büyümeyi sağlayarak devletlerin siyaseten bağımsız olacaklarını ifade etmektedir. Bu önemli eseri, kurtuluş reçetesi arar haldeki insanlığa sunan Sayın Prof. Dr. Haydar BAŞ Hocamızı yürekten kutluyorum.

TUNALIM....